
Yıllar birbirini araladı, değişim de en güzel senelere yakıştı.
Bir ben vardı benden ayrı, bir de sen vardı senden gayrı.
Pespaye erkek, mücadeleci kadını sevmişti, kadın güzelleşmişti
Erkek hatasını kadından sonra anladı, giden berduştun yerini zerafet aldı
Hikayemiz sonunda ne erkek kadına yakışır kaldı, ne de kadın erkeğe muktedir oldu.
Sormak lazımdı aşıklara…
Sen kutlamasan ben kutlamasam, kutlu olur muydu hiç doğum günleri?
Sormak lazımdı aşklara…
Ne zaman dürüldü sevdalar, ne zamandı ‘o zaman’ günler.
Kadının dudağından akan ruj, aşık erkeğin köyündeki derelere benzerdi.
Kadın ise erkeği en çok benliğine benzemezken severdi.
Hiç olur muydu kutupların aşkı, üzerlerine olmadı da sevdanın sabrı.
İnsan gökten indi hatta kutsal kitaplar da…
Aşk toprağın ürünüydü, yaratmak da insanlığa kısmetti.
O insanlık da ne hatalara…
Aşık erkeğin gönderdiği kuzgun yıllar yıllar sonra sahibine geri geldi.
Mektupta akan ruj yoktu, emek gibi aşk da yabancılaşmıştı sevdaya.
Emeğin yabancısı işçiydi de aşkın yabancısı sevdalılar mıydı,
Yoksa o da manzaraya nazır bir kahvaltı sofrasında mı kaldı?
Hala silinmeyen, hala utancın taşıyıcısı olan o hatıra defterlerinde
Ne aşk vardı geriye kalan ne akan rujlardan taşan öpüşmeler…
Defterde bir kahvaltı sofrası vardı, intikamla kurulan,
Bir de bir gülümseme vardı, kendine yabancılaşan güzel bir kız çocuğundan kalan…
Şimdi ne aşkın konusuydu ayrılık, ne de yüzük parmaktaki,
Evvela kusurluydu toprağın ürünü, göktekinden farklı olan.
Ancak daha gerçekti ve daha da kutsaldı,
Hikayemiz de kötü sona rağmen böyle güçlü anılacaktı.
