Bazen oturup beni ben yapan şeyler üzerine düşünürüm; nasıl bir karakterimin olduğunu, yaşadıklarımı algılama seviyemi, neleri kaçırdığımı, nelerden dolayı şanslı hissettiğimi.. bu böyle uzayıp gider. İnsan hiçbir zaman sabit bir düşüncede kalamıyor, hele günümüzde bunun zorluğunu daha fazla yaşadığımızı düşünüyorum. Günlük yaşantımızda, sosyal medyada gezerken yediğimiz propagandalar, herkesin derdini 130 karakter içinde anlatmaya çalışması, video izlemeye kalksak 20 dakikalık haplar haline gelmiş konular..
Ne zaman bu kadar hızlı tüketilir oldu her şey ve bir sonu olacak mı bu durumun. Gelişimimiz içerisinde bu bir ilerleme midir insanlık için, kitap okumak istesem sanki o kitabı okumak için hiç zamanım yokmuş gibi hissediyorum ya da kitapta çok fazla şey yazıyormuş da sanki benim o kadar fazla şeye ihtiyacım yokmuş gibi. Ne zaman alıştım ben buna diye soruyorum. Oysa kitaplardan alacağımız bilgiler fazla olmayı geçin az bile, edindiğimiz bilgiler üzerine düşünmemiz kendi analizimizi, eleştirimizi yapmamız gerek fakat pek az vakit ayırıyoruz bu işe. Zaten okuduğumuz kısa metinlerin üzerine bir de kısa kısa düşünerek hemen bir yargıya varıyoruz. Bu hiç de sağlıklı gelmiyor.
Zamanın ruhu denen bir olgu vardır ya, bu olguyu deşmek boynumuzun borcudur bizim için, özellikle biz gençler için. Ve zamanın ruhuna baktığım zaman gördüklerimin arasında yer alıyor bunlar; odağımızın kalmaması, genel bir umutsuzluk- mutsuzluk ortamı, geleceğin karanlığında boğulmamız, düşünme yetimizin başkaları tarafından ele geçirilmesi, hızlı hızlı okumak hızlı hızlı yazmak, hızlı hızlı yemek, insanlarla hızlıca iletişime geçip bağları hızlıca koparmak, sindirmeden kusmak ve daha nicesi…
Aslında bu yazı bile benim için bir utanç ve kendime eleştiri olabilir çünkü yazıyı yazmadan önce bu yazı üzerine pek de düşünmeden işe giriştim ve yazmaya başladım. Fakat yine kendime cevap vermem gerekirse bunlar zaten hayatın içinde hep bir yandan düşündüğüm şeyler diyebilirim.
Problemlerden hep bahsediyoruz da çözümlerden pek azımız bahsediyor. Genelde bir problem ortaya atılır bunun üzerine uzun uzun konuşulur, bir umutsuzluk havası yayılır etrafa sonra da konuşma ucu açık bir şekilde biter. Sanki yapacak hiçbir şey yokmuş gibi, sanki gelecek sadece karanlıktan ibaretmiş ve bunu hiçbir şeyin değiştirmeye gücü olamazmış gibi. Böyle düşünürsek aslında en başından hiç tartışmaya da gerek yok, hatta yaşamaya ne gerek var bile diyebilirim.
Tabii ki insanlık için, insan olmak için her zaman umut vardır. Umut hep var oldu ve var olmaya da devam edecek diyebilirim. Ben umudu neyde görüyorum isterseniz son olarak ondan bahsedeyim.
Yalnızlaştırıldığımız, önemsiz hissettirildiğimiz ve ruhumuzu sömüren umutsuzluklarla boğuştuğumuz şu dönemde çözüm yolunun bir araya gelmekte yattığını düşünüyorum. Geleceğin karanlığını aydınlatacak bir yol arıyorsak eğer, bu yolu ne tek başımıza bulabiliriz ne de tek başımıza bu yolda ilerleyebiliriz. Birlik olarak özellikle gençlik enerjimizle el ele vererek, okuyarak, düşünerek, birbirimize destek olarak, bir gelecek ideali kurarak ve bu ideal için mücadele ederek ancak bir yerlere varabiliriz.
Hiçbir zaman yalnız değiliz ve hiçbir zaman da olmadık, biz her zaman omuz omuza mücadele içerisinde olacağız. Bunun verdiği güç ve umutla daha iyi bir toplum, aydın bir gelecek kurulabilir.
